Menu

Minimalizm nedir?

190′lı yıllarda, Kazimir Maleviç beyaz zemin üstüne “Siyah Kare”sini koyarak yaptığı resimle Minimalizm’in ilk sinyalini vermişti. Maleviç kareyi doğada bulunmayan geometrik form olarak tanımlıyordu. Biçimleri en basit geometrilerine, renk kullanımını temel renklere, hatta nötrleştirerek siyah-beyaza indirgeyerek mükemmellik araması adeta tanrısal bir davranış gibiydi. Bu saf geometrik yaklaşım pozitif düşünceden metafiziğe kayan bir zemin oluşturuyordu. Maleviç beyaz üstüne beyaz çalışmalarından sonra resim yapmadı, adeta “nirvana”ya ulaşmıştı.

Maleviç’in başladığı bu çizgi, 1960′lı yıllarda, ABD’nde çoğu heykelci olan bir grup sanatçı ve düşünce adamı tarafından kavramlaştırıldı. Tony Smith, Donald Judd, Carl Andre gibi heykel sanatçıları, Ellsworth Kelly, Frank Stella gibi ressamlar ürünleri ve anlatımlarıyla “Minimalist Sanat”ı tanımladılar.

Rengi ve biçimi en aza ve temel öğelere indirgemek, hatta kullanılan malzemenin yalnızca kendi renginden yararlanmak, yapıtları kompozisyonlara yüklenen ifadelerden arındırmak Minimalistler’in temel tutumu oldu. Daha çok, kendi renklerine müdahale gerektirmeyen ahşap, demir, çelik, alüminyum gibi malzemeler kullandılar. Çoğu sanatçı yapıtlarını bir kimlikten de arındırmak için “isimsiz” olarak tanımladı. Minimalist sanat daha çok heykel sanatıyla belirlendi denebilir.

Yanılsamaya yer vermeyen, hatta bunu ahlaksızlık sayan, hiçbir şeye olduğundan başka ifade taşıtmayan bu yaklaşımın temsilcilerinin düşünceleri şöyle özetlenebilir: “Ne ise o”. Yüklenmiş, eklenmiş anlatımlara yer yoktu. Mimarlık ve tasarımda Minimalist yaklaşım, Bauhaus ekolü ile köklü bir başlangıç yapan İşlevselcilik’in paralel kavramı oldu.

De Stijl hareketi sanat-tasarım kavramlarını bütünleştiren önemli bir adım olurken, Piet Mondrian, Teo van Doesburg ve Gerrit Rietveld resim, tasarım ve mimarlıkta temel öğelere inen, saf renkleri kullanan, biçimleri basit geometrilerine indirgeyen ve bunların biraraya gelmesiyle sadelikte bütünlük ve mükemmellik arıyan yaklaşımın öncüleri oldular.

Mondrian’ın resimleri, Rietveld’in koltuğu bir manifesto gibiydi. Van Doesburg, yaşam ve sanatın ayrı şeyler olmadığını, bu yüzden gerçek yaşamdan ayrı, yanılsama biçiminde sanat düşüncesinin yok olması gerektiğini söylüyordu. Endüstri Devrimi sonrası sosyo-ekonomik yapının aradığı pragmatizmle bu düşünceler örtüşüyordu. Minimalizm’in mimarlık ve tasarımdaki karşılığı “en az malzemeyle en yalın, en ekonomik ve en işlevsel sonuca gitmek” olarak tanımlanabilir.

Sonuç ürün basit görülse de, en azla en çoğu elde etmek en güç işti.De Stijl’den Uluslararası Üslup’a varan yolda Bauhaus ekolünde ortaya çıkan “Az çoktur” anlayışı Minimalizm’in bir başka tanımını yaptı. Mies van der Rohe dikdörtgen prizmalara indirgediği mimari formu, malzemede çelik ve camla minimalize etmişti. 1929′da Barselona Dünya Fuarı Alman Pavyonu’yla başlayıp anıtsal çelik-cam gökdelenlere uzayan çizgide Rohe, binaların yerel kimliklerini kaldıran, uluslararasılaştıran, hatta işlevsel kurgularını da genelleştiren, “çok amaçlı”laştıran bir tutuma imza atmıştı.

Bu yaklaşım Minimalist Sanat kavramlarıyla bire bir uyuşmaktaydı.Philip Johnson’ın Connecticut’ta inşa ettiği “Cam Ev”i bu çizginin simgesel yapısıydı. Minimalist kavramlar mühendislik ölçütleriyle de çakışmaktadır. Mühendislik tasarımları, özellikle de strüktür tasarımları doğadaki minimalist oluşuınlan örnek alarak gelişmektedir. Örneğin, sabun köpüğünde en az sayıdaki molekülün oluşturduğu yüzeysel gerilimle ortaya çıkan küresel kabuk formu çağdaş strüktürler için yol gösterici olmuştu. Buckminster Fuller’in jeodezik kubbesi, Frei Otto’nun asma-germe sistemli çadır örtüleri hep en az malzeme ile en büyük açıklık geçme, en büyük alan kapatma çabalarıydı. Bu strüktürler de yalnızca kendi işlevlerini, statik konseptlerini dışa vurur, özde minimali maksimize etme ilkesine dayanırlar. Minimalist düşünce mimarlık ve endüstri tasarımında gereksiz süslemelerden arınmayı sağladı.

Modern Mimarlık ve tasarımda ulaşılan bu nokta izlenmesi zor bir kulvar olduğu için sapmalar, yozlaşmalar yaşandı. Malzeme bağlamında, ahşap gibi plastik, tabii taş gibi betonlar kullanıldı. “Mış gibi” kavramı gerçeklerin yerini aldı. Mimarlık-tasarım bağlamında Postmodernist, yanılsamacı bir söyleme gelindi. Tasarlanan yapılar gerçeğinden başka öyküler anlatıyordu.

Ayrı zamanların öğeleri derleme senaryolar oluşturdular. Minimalist düşünce ve estetik kavramlar mimarlık ve endüstri tasarımında işlevle bütünleşerek faydacı bir içerik kazandığından tasarımda vazgeçilmez yerini her zaman koruyacaktır. Günümüzde Minimalist doğrultuda ürün veren en önemli mimar Tadao Ando’dur. Ando, Mies van der Rohe’nin cam, çelik ve prizmalarla ulaştığı minimalizasyona brüt beton, cam ve ışık-kütle ile ulaşmıştır.

Ando’nun yapıları (Koshino Evi, Osaka,1981; Işık Kilisesi, İbaraki, 1987; Su üstünde Şapel, Tomamu, 1985-86; vb.) rejyonal özellikler gösterir, ancak Japon tasarımı geleneksel olarak hep Minimalizm’e yakın olmuştur. Geleneksel ev dekorasyonundaki yalınlık ve gerçek değerlerden çıkan güzellik, yetkinlik tüm dünyayı etkilemiştir. Mimari tasarım tutumunun yanı sıra evlerin duvarlarına resim asmamak, resmi rulolar halinde saklamak, gerektiğinde açıp bakmak ev mekanında mekansal yanılsamaya yer vermemek mantığını da taşımaktaydı.

Japon bayrağının yalın grafiği ulusal tasarım anlayışlarının simgesi gibidir. Tasarımları, düzenlemeleri kabullenilmiş sempatik öğelerle doldurup gerçeklik dışına çıkıp kolaya kaçmak yerine, özgün, yalın, tutarlı, öz değerlerden çıkarak güzelliklere varmak her zaman geçerli ama zor bir yol olmuştur ve klasikleşen yeni bir tutum olarak her zaman sürecektir.
Kaynak

          

Yorum yapmayı unutmayın!

E-posta hesabınız yayınlanmayacak.