Menu

Sinema Nedir ?

sinema nedir

Sinema nedir?

Halk arasında “7. Sanat” olarak adlandırılan sinema, bir sanat dalıdır. Sinema, işleyiş açısından herhangi bir hareket durumunu düzenli aralıklara sahip olacak şekilde parça parça ayırarak resimlerini oluşturma ve bu resimleri gösterim yapabileceği bir alet vasıtasıyla karanlık bir ortamda perde dediğimiz beyaz bölüme yansıtarak bu hareketleri resimlerle yeniden canlandırma işidir. Bu canlandırma film olarak gösterildiğinden dolayı bu filmlerin yayınlandığı özel aletler bulunmaktadır ve bu filmlerin beyaz perdeye yansıtıldığı karanlık yerlere de sinema salonu denmektedir.

Sinemanın tarihi

Sinema, perdeye aktarılan peş peşe sıralanmış görüntülerin; fizikle açıklanacak şekilde beynin gözün gördüğü görüntüyü çok saliselik biçimde kaydetmesinden oluşan hareketli görme yanılgısıyla ortaya çıkmıştır. 1824 yılında İngiliz asıllı fizikçi Peter Mark Roget, “Hareketli Cisimlere İlişkin Olarak Görüntünün Sürekliliği” isimli bir kuram ortaya çıkarmış, bu kuram insanlar üzerinde büyük bir hayret etkisi yaratarak sinema filmlerinin kaydedildiği aletlere “büyülü fener” denmiştir. Bu kuramdan sonra pek çok ülkeden pek çok bi,lim insanı, konuyla yakından ilgilenerek pek çok araştırma yapmış ve kuram üretmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar sonucunda aynı tarihlerde birbirine benzer pek çok görüntü sürekliliği sağlayan alet icat eden mucitlerin sayesinde, bu aletlerden ilkinin hangi tarihte kesin olarak yapıldığı ve hangisinin gerçekten ilk olduğu bilinmemektedir. Sinemanın insan gözü üzerinde yarattığı algı, gözün gördüğü görüntüyü kaybolduğu andan itibaren algılamaya devam etme yanılsamasından meydana gelmektedir. Bu sebepten ötürü insan gözü, bir sinema perdesinde akıp durmakta olan film karelerinin görüntülerini hareketli olarak algılamaktadır. Bu akış hızı sesli sinemada saniyelik olarak 24 kare, sessiz sinemada ise 16 kareden ibarettir. Gözün bu algısının sinemanın keşfinden önce bilinmesi, daha başka icatların ortaya çıkmasına da sebep olmuştu. Bunlardan en bilineni her sayfasına birbirinin devamı niteliğinde görüntüler çizilmiş olan defter sayfalarının hızlıca çevrilmesiyle görüntünün akıyor gibi gözükmesiydi. 1832 yılında “phenakistoscope” adlı bir alet keşfedilmiş ve çekilen görüntülerin aynı mantıkta akışı sağlanmıştı. İki yıl sonra aynı mantıkta “zoetrope” ismi verilen bir alet daha keşfedilmiş o da görüntülerin hareketli hale gelmesini sağlamıştır. 1839 yılında fotoğraf keşfedilince, Edward Muybriagef isimli bir kişi birden çok fotoğraf makinesini yan yana dizip hepsiyle sırasıyla fotoğraf çekerek bir atın koştuğu saniyelerde fotoğrafını çekerek bunu da dönen bir disk içerisine yerleştirerek hareketli bir film haline getirebilmiştir. Bu olay fotoğrafın keşfinden tam 38 yıl sonra gerçekleştirilebilmiştir.

1887 yılına gelindiğinde Hannibal Goodwin, fotoğraf çekerken malzeme olarak selüloit kullanmış; bir yıl sonra bu selüloit malzemesini George Eastman makaraya sararak film şeridini yaratması, sinema filminin oluşmasındaki son hazırlıklar olarak bilinmektedir. Bu icatlardan sonra sinemanın önü tamamen açılmış oldu. William Kennedy Lauire Dickson ve Thomas Alva Edison, “kinetograf” isimli bir alet icat etmişler; bu alet kenarlarına eşit aralıklarla delikler açılmış filmlerin üzerine saniyede 40 görüntülük bir çekim gücüne sahip olmuştur. Bu aletle filmlerin üzerindeki görüntüler, aletin üzerindeki çift delikten gözlerle izlenebilmekteydi. Ancak, bu filmleri sadece tek bir kişi izleyebilmekteydi. Daha sonra bu aletler seri olarak satışa çıkartılmıştır. Kinetoskopun bu kadar rağbet görmesinden cesaret alan Edison, tek kişi için değil kitlesel bazda film çekme için uygun olan ve güneşin pozisyonuna göre yeri sahip olduğu tekerlekler sayesinde değiştirilebilen “Black Maria” isimli film stüdyosunu inşa etmiştir. Bu süreçlerde kinetoskop aletini Fransa’da görüp çok etkilenen Lumiere kardeşler, kendileri de bir alet geliştirip adına “sinematograf” demişler ve tarihte ilk gerçek hareketli görüntüyü elde eden kişiler olmuşlardır. Sinemanın doğuşu olarak kabul edilen bu gelişme, 1895 tarihinde Lumiere kardeşleri sinemanın babası olarak adlandırılmalarına sebep olacak ilk halka açık olan film gösterilerini yapmalarıyla devam etmiştir. Lumiere kardeşlerin ortaya çıkardığı bu filmler 15 dakikalık sessiz filmlerden oluşmaktaydı. Görüntüler günlük hayattan kısa kesitler içermekteydi. Daha sonra konu yelpazesi genişleyen sinema; haber filmleri, kısa komedi ve belgeselleri de kendine konu edinmiştir. Gün geçtikçe daha fazla rağbet alan sinema, artık salonlarda gösterilmeye başlanmış, kendisine gösterilen yoğun ilgi onun aynı zamanda bir sanayi dalı ve ticaret kaynağı olmasına dahi yol açmıştır. Özellikle Avrupa’da ve Amerika’da işi lükse döküp, lüks sinema salonları açılmıştır. Bu şaşalı geçen günlerin ardından 1. Dünya savaşının patlak vermesi sinemaya da büyük bir vurgun oldu. Bunun en büyük sebebi, sinema filmlerinin kaydedildiği selüloit malzemesinin barut yapımında kullanılmasıydı. Dönemin şartlarına uyum sağlayan David Griffith; çok ses getirecek “Bir Milletin Doğuşu” ve “Hoşgörüsüzlük” filmini bu sıkıntılı dönemlerde halkın düşünmesini sağlamak amacıyla çekmiştir. Savaş sırasında ABD, sinemasını geliştirmeye son sürat devam etmiş ve Star denilecek oyuncularını yavaş yavaş piyasaya çıkarmaya başlamıştır. Aynı dönemde sinema adına yüzyıllarca ilk ve en iyi denilebilecek olay SSBC’de gerçekleşmiş, dünyanın ilk sinema okulu olan Devlet Sinema Enstitüsü kurulmuştur. Çağdaş sinemanın ilk adımı da, bu okulun gözde öğrencilerinden biri olan Sergei Eisenstein’ın “Potemkin Zırhlısı” filmini çekmesiyle atılmıştır. Bu karışık dönemlerde ABD, durumu fırsat bilip Los Angeles şehrinde Hollywood’u inşa ederek kendisini dünyanın en önemli sinema merkezi haline getirmiştir. 1920’li 1930’lu yıllarda ise sesli sinema ortaya çıkmıştır. Bundan önce sessiz sinemadaki abartı oyunculukların yerini olması gereken hareketler ve doğal oyunculuklar almıştır.

Türkiye’de Sinema

Türkiye’de sinemanın gelişimi, ilk olarak 1908’de “Pathe Sineması”nın kendi ismiyle şuan yıkılmış olan Şehir Tiyatrosu Komedi kısmında açılmasıyla başlamıştır. Sahibi olan Weinberg bir Yahudiydi ve sinemanın Türkiye’de de iyi bir yerlere geleceğini öngörüyordu. Türklerin açtığı ilk sinema salonu ise 1914 yılında “Milli Sinema” ismiyle açılmıştır. Bu sinema salonu aslında Fevziye adında bir kıraathanedir ve filmler burada oynatılmaktadır. 4 ay sonra da Sirkeci’de açılan “Ali Efendi Sineması”, Türk topraklarında açılan ikinci çağdaş sinema salonudur. Türklerin ilk film  operatörü olan Fuat Uzkınay, bir de Türkiye’de filmin nasıl oynatılacağını öğrenen ilk kişi olma ünvanını taşımaktadır. Türkiye’de ilk aktüalite filmini Fuat Uzkınay, ilk konulu yerli filmi de Pathe Sineması’nın sahibi Weinberg çekmiştir. Daha sonra o yıllarda sinema sektörüne bir katkıda bulunmak isteyen harbiye nazırı Enver Paşa, verdiği talimatlarla “Merkez Ordu Sinema Dairesi”ni kurmuştur (1917). Bu kurum savaşın sona ereceği yıllara kadar faaliyet göstermiş ve aktüalite filmleriyle propaganda filmlerini çekmeye özen göstermiştir. Türk sinemasında o yıllarda sadece Merkez Ordu Sinema Dairesi değil, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de bir çok film meydana getirmiştir. İlk önce Pençe, daha sonra Casus isimli filmler çekilmiş ve bu filmler halka gösterilmiş, ancak son çekilen Alemdar Vakası isimli film kurum dağıldığından dolayı montaj yapılamadığından gösterime girememiştir. 1. Dünya savaşı sonra erdikten sonra ilk olarak Divanyolu’nda yer alan Cemiyet merkezinde, daha sonra Şehzadebaşı’nda bir film stüdyosu kurulmuştur. Bu stüdyonun müdürlüğüne Fuat Uzkınay uygun görülmüş, rejisörlüğünü de Ahmet Fehim Efendi yapmıştır. Stüdyoda dönemin en çok ses getiren filmleri olan “Mürebbiye”, “Binnaz”, “İstanbul Perisi” ve “Bircan Efendi Vekilharç”  bu stüdyolarda çekilmiş; bu filmlerin içerisinden Binnaz yurtdışında gösterime gitmiş ve çok beğenilmiştir. Türkiye’de ticari bir kurum olarak ortaya çıkartılan ilk film şirketi ise Kemal Film’dir. İlerleyen yıllarda 2. Dünya Savaşı’nda duraklamaya giren Türk sinema sektörü, savaşın bitmesiyle tekrardan atağa kalkmıştır. Bunun en büyük sebebi, filmlerden alınan temaşa vergisinin yüzde yirmilik oranlara indirilmesi ve savaş sonrası Türk parasının olması gereken değerlerine dönmesi, Türk filmciliğini çalışmaya sevk etmiştir. Film piyasası iyiden iyiye canlanarak çok başarılı kadın ve erkek oyuncular yetiştirmeye başlamıştır. Üstelik filmlerin kalitesi de artmış, Avrupai tarzda bir çok film çekilmiş ve bu filmler komşu ülkelere dahi satılmıştır.




Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.