Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele
İtalyan ve özellikle Balkan savaÅŸları, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduÄŸu siyasî ve askerî yöndeki çaresizliÄŸi, bütün dehÅŸetiyle ortaya koydu. Siyasî yönden yalnızlığa itilmiÅŸ olmak, büyük bir tehlike olarak, hemen Balkan savaÅŸları akabinde tekrar ortaya çıkartılan “Ermeni meselesi”, dolayısıyla “reformu” ile belirdi. Bu, artık sıranın Anadolu’nun parçalanmasına gelmesi demekti. Rusya’nın tazyiki, İngiliz ve Fransızların da iÅŸtirakleriyle, Ayastefanos’un 16. maddesine tekrar iÅŸlerlik kazandırıldı. Ermenilerle meskûn olan altı vilâyetin (Vilâyât-ı sitte) iki gruba ayrılması (birinci grup: Erzurum, Trabzon, Sivas; ikinci grup: Van, Bitlis, Harput, Diyarbekir), baÅŸlarına iki yabancı umumî müfettiÅŸ tayini ve bunlara valiler dahil bütün memurların tayin ve azil haklarının tanınması; Kürt Hamidiye Alaylarının ilgası, Ermenice’nin, Kürtçe ve Türkçe ile yan yana kullanılması, dolayısıyla bu vilayetlerde Türk ve Kürtlerden oluÅŸan Müslüman çoÄŸunluÄŸa kıyasla genelde, küçük bir nüfus oluÅŸturan Ermenilere eÅŸit oranda ve uluslararası garantide üstün haklar verilmesi, bölgenin denetiminin elden çıkması demekti. Bu durum, Rusya ile yapılan ikili antlaÅŸma (”Muamele”, 8 Åžubat 1914) gereÄŸi devletlerarası hukukta geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim edildi. Böylece “Ermeni reformu” nihayet baÅŸarıya ulaÅŸmış, uzun zaman sürüncemede bırakılan Ayastefanos ve dolayısıyla Berlin antlaÅŸmalarının konuyla ilgili hükümleri, hayata intikal ile tahakkuk etmiÅŸtir. Ermeni reformunun tatbik safhasında, Cihan Savaşı (Birinci Dünya Savaşı) patladı. 1914 senesi içinde Almanya’ya yanaşılması ve Almanya yanında savaÅŸa gözü kapalı olarak girilmesinde, Ermeni meselesinin katettiÄŸi bu hayatî geliÅŸmenin önemli bir âmil (etken) olduÄŸu kesindir. İngiltere ve Fransa’ya yapılan yakınlaÅŸma ve acil istikraz (borçlanma) teÅŸebbüslerinden ümit kesilmesi ve devam eden siyasî yöndeki yalnızlık, “Åžark’a doÄŸru yayılma” politikasında menfaat istikameti bulunan Almanya’ya yaklaşılmasından baÅŸka bir tercihe yer bırakmamaktaydı. MaÄŸlup ordu, Doksanüç Bozgunu sonrasında olduÄŸu gibi, yine Alman askerî heyetleri ile düzenlenmek istendi. General Liman von Sanders baÅŸkanlığında gelen (14 Aralık 1913) ve sayıları kısa zamanda -Golç PaÅŸa’nın da iÅŸtirakiyle- artacak olan Alman askerî heyeti, göreve baÅŸladı. Von Sanders’in İstanbul’da bulunan Birinci Ordu’nun kumandanlığına getirilmesine Rusya karşı çıktığı gibi, diÄŸer iki büyük devlet de hoÅŸnutsuzluklarını açıkça ifade ettiler. Bu baskılar sonucu Von Sanders görevinden alınarak, “genel müfettiÅŸ” sıfatıyla ordu tensikatına memur edildi ve donanmanın ıslahı için bir İngiliz, jandarma teÅŸkilatının düzenlenmesi için de bir Fransız generalinin hizmete alınması, ortaya çıkan krizi yatıştırdıysa da, siyasî havayı yumuÅŸatamadı. Bir müddetin sonra genel harbin çıkması (Almanya’nın Rusya’ya savaÅŸ ilanı, 1 AÄŸustos 1914), İttihat ve Terakkî diktasının Almanya saplantısını gözler önüne serdi. Devletin geleceÄŸinin Almanya’nın zaferiyle saÄŸlanabileceÄŸini, İtilaf devletlerinin galibiyetinin ise, artık yalnızca, İmparatorluÄŸun elinde kalan Arap topraklarının kaybıyla deÄŸil, Anadolu’nun da paylaşılmasıyla neticeleneceÄŸini gören İttihat ve Terakkî liderleri, bir müddet tarafsız kalıp geliÅŸmeleri izleyerek en uygun seçimi yapma yerine, Alman harp gücü ve propagandasının etkisiyle kısa zamanda gerçekleÅŸeceÄŸine inandıkları Alman zaferine geç kalmamak için, savaÅŸa katılmakta acele ettiler. Bu anlamda, kendileriyle aynı fikri paylaÅŸmayan veya biraz daha bekleme ve aklıselim tavsiye edenlere de söz hakkı tanımadılar.
Devleti savaÅŸa götüren yolun ilk safhası, Almanya ile akdolunan bir ittifak antlaÅŸması ile gerçekleÅŸti. Almanya’nın Rusya’ya savaÅŸ ilanından bir gün sonra, 2 AÄŸustos 1914′te imzalanan antlaÅŸmanın müzakerelerine 26 Temmuz’da baÅŸlanmış bulunuyordu. AntlaÅŸma, sadrazam ve Hariciye Nazırı Said Halim PaÅŸa, Harbiye Nazırı Enver PaÅŸa, Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis Reisi Halil beyler tarafından hazırlandı. Bu geliÅŸme, o sıralarda böyle bir ittifaka taraftar görünmeyen Cemal PaÅŸa’dan gizli tutulduÄŸu gibi, diÄŸer vekillerin ve bizzat padiÅŸahın da bundan haberi olmadı. Yapılan antlaÅŸmanın 2. maddesi, Almanya ile Rusya arasında savaÅŸ çıkacak olursa bu savaÅŸa Osmanlı Devleti’nin de katılmasını öngörmekteydi. Oysa bu iki devlet arasında öngörülmekte olan savaÅŸ hali, bir gün önce zaten tahakkuk etmiÅŸ bulunuyordu. 3. madde, böyle bir geliÅŸme halinde, Osmanlı kuvvetlerini Alman askerî heyetinin emir ve komutası altına sokmaktaydı. AntlaÅŸmada, savaşın zaferle sona erdirilmesi durumunda Osmanlı Devleti’nin elde edeceÄŸi müşahhas menfaatlerin neler olacağı hususu, sükût ile geçiÅŸtirilmekteydi. Akdeniz’de dolaÅŸan Göben ve Breslau adlı iki Alman gemisinin, İngilizlerin takibinden kaçmak bahanesiyle, Çanakkale BoÄŸazı’na yönelmeleri ve bunlara geçiÅŸ izni verilmesi (11 AÄŸustos 1914), devletin savaÅŸa fiilen itilmesinde önemli bir geliÅŸme oldu. Gemilerin kabulüyle oluÅŸan kriz, bunların kâğıt üzerinde satın alınmaları ve isimlerinin deÄŸiÅŸtirilmesiyle geçiÅŸtirilmek istendiyse de, Alman subay kadroları ve mürettebatının aynen muhafaza edilmekte olması, müttefikleri teskin etmedi.
Bâbıâli’nin genel harp durumundan istifade ile attığı diÄŸer önemli bir adım, kapitülasyonların kaldırılmasını ilan oldu (1 Ekim’den geçerli olmak kaydıyla, 9 Eylül 1914). İlgili devletler, ÅŸartlar gereÄŸi, durumu kabullenmek mecburiyetinde kaldılarsa da, en ÅŸiddetli tepkinin “müttefik” Almanya’dan gelmesi hayretle gözlendiÄŸi halde, bir uyarı olarak telakki edilmedi.
Genel savaşın Alman-Fransız cephesinde, Alman ileri harekâtının durdurulmasına karşılık, Rus cephesinde serî ve parlak zaferlerle devam etmekte olması, İttihatçılara büyük ümitler vermekte ve hayaller kurdurtmaktaydı. Yenilen ve ihtilal karışıklıkları içinde dağılma belirtileri gösteren Rusya’nın elindeki Türk illerini, panturanist bir siyaset takibiyle bir araya getirme, çökmekte olan imparatorluÄŸun, yeni bir coÄŸrafyada devam ve ihyası olarak görülmeye baÅŸlandı. “Yavuz” ve “Midilli”nin de dahil oldukları Osmanlı filosunun, Alman amirali kumandasında Karadeniz’e açılması ve Enver-Talat-Cemal üçlüsü ve Alman genelkurmayının düzenledikleri bir planla, Rus limanlarına ani bir saldırı tertipleyip topa tutmaları (29 Ekim 1914), Osmanlı Devleti’nin bir oldubittiyle savaÅŸa sokulmasıyla sonuçlandı. PadiÅŸah ve sadrazam dahil olmak üzere hükümetin de bilgisi dışında cereyan eden bu olay, ÅŸaÅŸkınlığa sebep oldu. Müttefiklerse, Osmanlı Devleti’ne savaÅŸ ilanıyla karşılık verdiler (Rusya 3 Kasım, İngiltere ve Fransa 5 Kasım). 11 Kasım’da mukabil savaÅŸ ilanında bulunan Osmanlı Devleti, 14 Kasım’da “cihâd-ı ekber” ilan ederek, bütün Müslümanları din savaşına davet etti. Ancak, müttefiklerin idaresi altındaki milyonlarca Müslüman’ın, direniÅŸe geçip ayaklanacakları büyük olaylar tahakkuk etmediÄŸi gibi, imparatorluk dahilinde yaÅŸayan Arap ahalinin bile dinî hissiyatı, İngilizler tarafından, önceden, daha kuvvetli bir ÅŸekilde siyasî ve maddî kutuplara celbedilmiÅŸ olduÄŸundan, hiçbir etkisi görülmedi. Bilakis, bunlarla ve müstemleke Müslümanlarından derlenen askerlerle savaşılmak mecburiyeti hasıl oldu. İngiltere, Arapları isyana teÅŸvik ve istiklal arzularını tahrik ederken, denetimi altında tuttuÄŸu Mısır’ın da, Osmanlı Devleti ile mevcut hukukî baÄŸlılığına bir son vererek, burasını İngiliz hakimiyetinde bir “krallık” haline getirdi (18 Aralık 1914).
Cihan Harbi’nde Osmanlı Orduları; Rus, Irak, Filistin-Suriye, Sînâ-Mısır, Arabistan, Çanakkale ve Galiçya gibi cephelerde savaÅŸmak zorunda kaldı. Kuvvetlerini, genelde Almanların görüşleri, onların harp hedefleri ve cephe sıkışıklıklarını gidermek doÄŸrultusunda kullandı. Sırf Alman cephesini rahatlatmak uÄŸruna ve gerekli hazırlıklar yapılmaksızın Rus cephesi açıldı ve Enver PaÅŸa kumandasında, teçhizatı noksan kuvvetlerin, Sarıkamış felâketinde 90 000 askerin feda edilmesiyle sona erdi (Kasım-Aralık 1914). İngiliz cephesini oluÅŸturan Mısır üzerine, Cemal PaÅŸa’nın kumandasında yapılan SüveyÅŸ Kanalı harekâtı (27 Temmuz 1916′da Albay von Kres komutasında yapılan ikinci Kanal harekâtı gibi), aynı anlamda, millî harp hedeflerine hizmet etmeyen bir macera, gereksiz can kayıpları ile dolu bir fiyasko olarak kaldı (Ocak-Åžubat 1915). Aynı tarihte müttefikler, Çanakkale BoÄŸazı’nı donanma harekâtıyla yarıp İstanbul’u ele geçirerek Osmanlı Devleti’ni saf dışı etmek ve acil yardım bekleyen Rusya’nın imdadına yetiÅŸmek üzere harekete geçtiler (Ocak 1915). Muazzam donanmanın, deniz yolunu açamaması ve hezimeti üzerine (18 Mart 1915), savaÅŸ, kara harplerine dönüştü ve yüzbinlerce askerin boÄŸazlaÅŸması biçiminde, çok kanlı bir ÅŸekilde cereyan etti. Müttefikler, büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar sayesinde burada da ağır maÄŸlûbiyete uÄŸratıldılar. (Bkz. Çanakkale Zaferi) Rus cephesinde Sarıkamış felâketiyle oluÅŸan zâfiyetin daha büyük boyutlarda yol açtığı, bölgedeki Ermeni nüfusa karşı mevcut olmayan güven meselesi, müttefiklerin Çanakkale BoÄŸazı’na yaptıkları büyük saldırı esnasında, bütün vehameti ile ortaya çıktı. Bölge Ermenilerinin daha 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı arefelerinde tesbit edilen, düşmanla iÅŸbirliÄŸini önlemek ve düşmana karşı bölge güvenliÄŸi açısından zorunlu bir tedbir olarak, daha iç bölgelere nakledilmesi hususu tekrar gündeme geldi (27 Mayıs 1915). Rus iÅŸgaline uÄŸramaya baÅŸlayan bölgelerde, Ermeni ahalinin, Rus-Ermeni karışımı kuvvetlerle sürdürdükleri katliâm, bölgede oturan Müslüman ahali ile bir “sivil savaÅŸ” haline dönüştü. Müslüman ve Ermeniler arasında cereyan eden bu mücadelenin, zayi olan ve günümüze kadar propaganda malzemesi olarak kullanılagelen mübalaÄŸalı Ermeni nüfusundan çok daha fazla oranda bir Müslüman nüfusun katline ve kaybına yol açtığı ise dikkatlerden özenle kaçırılır ve sözü edilmez.
Hicaz ve Necid emîrlerinin İngilizlerin yanında yer almaları ve isyan ederek silahlı eylemler giriÅŸmeleri, Hicaz ve Mekke’nin kaybına yol açtı (1916). Yalnız, Medine, Fahri PaÅŸa tarafından, harp sonuna (Ocak 1919) kadar, İngiliz ve Araplara karşı savunuldu. Irak ve Suriye cephelerinde, Alman birliklerinin de gönderilmesiyle takviye edilmiÅŸ olarak Yıldırım Orduları Grubu teÅŸkil edildi (Mayıs 1917). Ancak, Irak, Suriye ve Filistin bölgelerindeki kayıpların telâfi edilemeyeceÄŸi ve çöküntünün önlenemeyeceÄŸi anlaşıldığından, Sadrazam Said Halim PaÅŸa’nın istifası kabul edilerek yerine Talat PaÅŸa geçti (3 Åžubat 1917). 1917 senesi, genel savaşın gidiÅŸatını etkileyen iki önemli geliÅŸmeye sahne oldu: Rusya’da komünist ihtilali patladı ve Amerika BirleÅŸik Devletleri, bilfiil müttefiklerin yanında savaÅŸa iÅŸtirak etti (Almanya’ya savaÅŸ ilanı, 6 Nisan 1917). Rus ihtilali, bu ülkenin cephelerdeki periÅŸanlığını daha da arttırdı ve Rusya’da Çarlık idaresine bir son verdi. Komünistlerin barışa hazır olmaları üzerine yapılan Brest-Litovsk AntlaÅŸması’yla (3 Mart 1918) Rus Savaşı, resmen sona erdi. Ancak, DoÄŸu Anadolu cephesinde, yapılan barış gereÄŸi iadesi gereken, “Doksanüç bozgunu” kaybı olan Batum-Ardahan-Kars (elviye-i selâse) gibi yerlerin ele geçirilmesi söz konusu olduÄŸundan, Ermeni ağırlıklı saldırılarla mücadeleye devam edildi ve nihayet bu yerler ele geçirildi. Kafkaslar’da Ermenistan, Gürcistan ve Âzerbaycan adlı üç cumhuriyet oluÅŸtu. Ancak buralar, kısa bir müddet sonra, Komünist idarenin eline düştü ve Sovyet Çarlığı’na baÄŸlandı.
Mütareke ve Barış: Batış Yılları
Sultan ReÅŸad’ın ölümü üzerine (3 Temmuz 1918) son Osmanlı padiÅŸahı olacak VI. Mehmed Vahideddin (1918-1922), felâketli bir dönemde tahta çıktı. Artık İstanbul semalarında düşman uçakları uçabilmekte ve ÅŸehre bombalarını atabilmekteydi. Filistin-Suriye ve Irak cepheleri çökmüş, BaÄŸdat (11 Mart 1917), Kudüs (18 Aralık 1917), Åžam (1 Ekim 1918), Halep İngilizlerin; Beyrut (6 Ekim 1917), TrablusÅŸam, İskenderun (14 Ekim 1917) Fransızların eline geçmiÅŸti. 1918 yılında devam eden askerî harekât, durumu daha da ümitsizleÅŸtirmiÅŸ, idarî ve ekonomik yapı ise artık tamamen yıkılmıştı. Nihayet Bulgarların harpten çekilmek zorunda kalmaları, genel çöküntüyü daha da hızlandırdı. Batı cephesindeki ağır yenilgiler ve içte beliren ihtilal karışıklıkları üzerine Almanya ve dağılan Avusturya-Macaristan da mütarekeye yanaÅŸtı (3-4 Kasım 1918). Sadrazam Talat PaÅŸa, Osmanlı Devleti için de mütareke yollarını açabilmek amacıyla istifa etmiÅŸ (8 Ekim 1918) ve yerine Cihan Savaşı’na girilmesine taraftar olmayan Ahmed İzzet PaÅŸa hükümeti kurulmuÅŸtu (19 Ekim 1918). Böylece İttihat ve Terakkî hakimiyeti sona ermekteydi. Kısa bir müzakereden sonra dikte ettirilen mütareke, Osmanlı Devleti’nin mutlak yenilgisini belgeledi. Osmanlı Devleti’nin müstakil bir devlet olarak, artık ayakta kalamayacağının ve yapılacak barışın da, harp içinde müttefikler arasında yapılan bütün bölüşme plan ve antlaÅŸmalarına (Sykes-Picot AntlaÅŸması, 1916) uygun olarak, ne kadar ağır ÅŸartlar ihtiva edeceÄŸinin bir iÅŸareti oldu.
Mondros Mütarekesi hükümlerinin yerine getirilmesi, memleketin tüm mevcut ve muhtevasıyla, galiplere tesliminden baÅŸka bir anlam taşımaz. Alman subay ve askerleri, tahliye olunur. Bütün müstahkem mevkiler teslim edilir. Ordular dağıtılır. Liman von Sanders, kumandanı olduÄŸu Yıldırım Orduları Grubunu, Çanakkale kara savaÅŸlarında ismini duyuran, DoÄŸu’da Ruslara karşı zafer kazanan, harbin gidiÅŸatını tenkitçi bir gözle yakından takip etmiÅŸ bulunan Mustafa Kemal PaÅŸa’ya teslim ederek ayrılır. Mustafa Kemal PaÅŸa, ağır mütareke hükümlerine karşı ilk açık tepkilerini dile getirir ve Sadrazam İzzet PaÅŸa’yı bu yönde uyarır. Yıldırım Orduları Grubu’nun da ilgası üzerine, İzzet PaÅŸa’nın isteÄŸine uyarak İstanbul’a gelir. Aynı gün, büyük bir düşman donanması da, Dolmabahçe önlerinde demir atar ve ÅŸehri iÅŸgal eder (13 Kasım 1918). Bu arada, mütarekeden sonra İzzet PaÅŸa da istifa etmiÅŸ (8 Kasım 1918) ve yerini Tevfik PaÅŸa sadaretindeki hükümete bırakmıştır. Mütarekeden sonra yurt içinde baÅŸlayan siyasî kaynaÅŸma, İttihatçılara karşı duyulan infialde odaklaÅŸmış; harp suçluluÄŸu ve sorumluları, hararetle tartışılan bir konu olmuÅŸ, çeÅŸitli yolsuzluklar gündeme getirilmiÅŸ; “Ermeni tehciri” soruÅŸturularak incelenmiÅŸse de, suçlayıcı müşahhas delillerle, bir neticeye varılamamıştır. Yeni siyasî kuvveti oluÅŸturan Hürriyet ve İtilaf Partisi, nihayet Damad Ferid PaÅŸa’nın sadarete tayini ile (4 Mart 1919) iktidara sahip oldu. Öte yandan düşman iÅŸgaline uÄŸrayan veya böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalan Anadolu ve Rumeli’deki çeÅŸitli bölgelerde, mahallî “Müdafaa-i Hukuk” cemiyetleri kurulmasına giriÅŸildi. Ermenilerin, Kars’ı (19 Nisan 1919); İtalyanların, Antalya (29 Nisan 1919) ve KuÅŸadası’nı (13 Mayıs); Yunanlıların, Fethiye’yi (11 Nisan) iÅŸgallerini, Urfa, Antep ve Adana bölgesindeki Fransız ve İngiliz iÅŸgalleri izledi. 15 Mayıs 1919′da İzmir’in Yunan iÅŸgaline uÄŸraması ve Batı Anadolu’ya yönelik Yunan tecavüzü, büyük bir millî infialin uyanmasına yol açtı. Tarih içinden gelen münâferet, bu iÅŸgali, Anadolu’da doÄŸacak olan millî helecan ve ayaklanmanın tahrik noktası yaptı. Yunan saldırısına cevaz veren müttefikler, böylece yeni Türkiye’nin kurulmasına yol açmış oldular.
Anadolu’daki millî uyanış, Samsun, Sivas, Erzurum ve Trabzon bölgeleriyle, buralara komÅŸu yerlerde mutlak bir otorite ile teçhiz edildi. Galip devletlerin bu bölgelerdeki ÅŸikâyetlerine yol açan asayiÅŸsizliklere bir son verilmesi, ordu teÅŸkilatının dağıtılması ve silahların toplanması gibi hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevlendirilerek “ordu müfettiÅŸliÄŸi”ne tayin edilen Mustafa Kemal PaÅŸa’nın Samsun’a çıkışıyla (19 Mayıs 1919), millî uyanış, düzenli bir direniÅŸe dönüşme ÅŸansına kavuÅŸtu. Mustafa Kemal’in icraatı, bir müddet sonra, İtilaf devletlerinin tedirginliÄŸine yol açarak, kendisinin geri çağırılması için, Bâbıâli’yi harekete geçirdi. İstanbul’dan yapılan baskılar neticesinde askerlikten istifa eden Mustafa Kemal PaÅŸa, “sîne-i millete” döndüğünü bildirerek, Anadolu’daki millî direniÅŸi düzenlemeye devam etti. Erzurum (23 Temmuz 1919) ve Sivas (4 Eylül 1919) kongreleri tertiplendi. Özellikle millî sınırlar içinde vatanın bütünlüğü ve bölünmezliÄŸi, yabancı iÅŸgal ve tecavüzlere karşı milletin direnme hakkı bulunduÄŸu, merkezî hükümetin aczi halinde, Anadolu’da geçici bir hükümetin kurulması gibi önemli kararlar alınarak ilan edildi. Millî direniÅŸ cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında bir arada toplandı. Mustafa Kemal, bu kongre ve cemiyetlerin baÅŸkanlığına seçilerek, liderlik rolünü kabul ettirdi. Anadolu’da geliÅŸen millî hareket, galip devletlerin kontrolündeki İstanbul hükümetinin sevkiyle sahneye çıkartılan Anzavur PaÅŸa kumandasındaki Kuvâ-yi İnzbâtiyye adlı kuvvetlerle ezilmek istendi. BaÅŸarısızlık, Damad Ferid hükümetinin istifası ile sonuçlandı ve Ali Rıza PaÅŸa hükümeti kuruldu (2 Ekim 1919). Millî direniÅŸ hareketiyle irtibat ve görüşmeyi gerekli gören yeni hükümet, Amasya’da Mustafa Kemal ile görüşmelere giriÅŸir. Bu görüşmede özellikle, yeni seçimlerle ilgili bazı kararlar alınır (Amasya Mülâkatı, 22 Ekim 1919). Ancak yeni meclisin İstanbul’da toplanmasının, güvenlik sebebiyle mahzurlu olduÄŸunun tesbiti, ileri görüşlülük arz eden bir önem taşımaktadır. Bu arada Sivas’ta yapılan bir toplantıda, millî hareketin sevk ve idaresini yürüten Heyet-i Temsiliyye’nin, bundan böyle Ankara’da faaliyet göstermesine karar verildi (29 Kasım 1919). Millî gaye ve hedefleri ve millî sınırları belirleyen bir belge (Mîsak-ı Millî) hazırlanarak ilan edildi. Her ÅŸeye raÄŸmen yine İstanbul’da toplanan meclis (12 Ocak 1920), bu millî yemini resmen kabul ve bütün dünyaya ilan ederek tarihî bir görevi yerine getirmiÅŸ oldu (17 Åžubat 1920). Bunun üzerine, Batıda Yunan kuvvetleri taarruza geçerek iÅŸgal bölgelerini geniÅŸletmeye, DoÄŸuda Ermeniler, kanlı tecavüzlerini arttırmaya baÅŸladılar. İstanbul’daki iÅŸgal kuvvetleriyse, resmî dairelere zorla girerek, ÅŸehre bir daha el koydular (16 Mart 1920). Meclis dağıldı, kaçan milletvekilleri Ankara’ya gittiler. Damad Ferid’in tekrar sadarete getirilmesiyle, bu tecavüzler tekemmül etti (5 Nisan 1920). Yeni hükümet, çaresizliÄŸini, Mustafa Kemal PaÅŸa’yı askerlikten tard ve idam cezasına mahkûm etmekle gösterdi (11 Mayıs 1920).
Barış antlaÅŸması için yapılan görüşmeler ise, Paris’te devam etmekteydi. Müttefiklerin hazırladıkları barış, Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu tamamen parçalamakta, geriye kalan Türklere, küçük bir toprak parçasını bile çok görmekteydi. Batı Anadolu’da Yunan iÅŸgali, Bizans hayallerini gerçekleÅŸtirerek boyutlar alarak bir ilhaka dönüşürken, bütün Trakya, Yunanistan’a bırakılıyordu. DoÄŸuda bir Ermenistan kurulması öngörülüyor, güney ve güneybatıda Fransız ve İtalyan nüfuz bölgeleri oluÅŸturuluyordu. BoÄŸazlar bölgesi, özel ve müstakil bir idareye bırakılmaktaydı. DoÄŸudaki Kürtlerin, antlaÅŸmanın imzalanmasından bir yıl sonra, ayrı bir devlet kurmak istemeleri halinde, buna, İngiliz mandaterliÄŸinde olmak kaydıyla izin verilmesi karar altına alınıyordu. Bu gibi ÅŸartlarıyla gerçek bir ölüm fermanı olan bu barış antlaÅŸması, 22 Temmuz 1922′de toplanan Saltanat Şûrâsı’nda görüşüldü. Müttefiklerin, İstanbul’u Yunan iÅŸgaline terk edecekleri tehditleri ve genel ümitsizlik hali içinde, barış antlaÅŸmasının Osmanlı delegeleri tarafından imzalanmasına (10 AÄŸustos 1920, Paris/Sevr AntlaÅŸması) razı olundu. Ancak padiÅŸah tarafından tasdik olunmadı. AntlaÅŸmayı, sadece Yunanistan parlamentosu tasdik etti. Barış antlaÅŸmasına raÄŸmen Yunanlılar, Batı Anadolu’daki ileri harekât ve iÅŸgallerine kanlı bir ÅŸekilde devam ettiler. 23 Nisan 1920′de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, 19 AÄŸustos’taki tarihî toplantısında, Sevr AntlaÅŸmasını kabul eden Saltanat Şûrâsı âzalarını ve antlaÅŸmaya imza koyan delegeleri “vatan haini” olarak ilan etti ve antlaÅŸmayı tanımadığını bütün dünyaya bildirdi. DoÄŸuda Ermenilerin tecavüzleri, Kâzım Karabekir PaÅŸa kumandasındaki kuvvetlerle önlenmeye; batıdaki Yunan ilerlemeleri, dağınık millî güçlerin birleÅŸtirilmesi ve nizamî bir ordu kurulması faaliyetleriyle kuvvet bulacak olan Batı Cephesi Kumandanlığı’nın teÅŸkili ile (Ali Fuad Cebesoy, İsmet İnönü) durdurulmaya çalışıldı. Ermenilerle sürdürülen savaÅŸ, nihayet zaferle sonuçlandırıldı. Yapılan Gümrü AntlaÅŸması’yla (2/3 Aralık 1920), “Doksanüç Harbi” kayıpları geri alınarak, Ermeni hayallerine bir son verildi. Sovyetlerle yapılan dostluk antlaÅŸmasıyla (16 Mart 1921) Ankara hükümeti, durumunu kuvvetlendirdi. Müttefiklerin, barış ÅŸartlarını hafifletme teÅŸebbüsleri belirmeye baÅŸladı. Bu doÄŸrultuda toplanan Londra Konferansı (Åžubat 1921), Anadolu için söz söyleme hakkının Ankara hükümetinde olduÄŸunun kabullenilmesi yolunda önemli bir adım sayılır. O sırada Yunan kuvvetlerine karşı kazanılan II. İnönü zaferi, milletin “makûs talihi”nin de deÄŸiÅŸmekte olduÄŸunun da iÅŸareti olarak kabul edilir (31 Mart 1921. Anadolu’nun kurtuluÅŸuna gidecek olan yolun, Yunan kuvvetlerinin denize dökülmesiyle açılacağı, artık anlaşılmaktaydı. Mustafa Kemal PaÅŸa idaresindeki Sakarya Meydan Savaşı (3 Eylül 1921), Ankara’ya kadar yaklaÅŸan Yunan kuvvetlerine ağır bir darbe vurdu. Zafer, Fransa ile müstakil bir barış yapılmasını saÄŸladı (20 Eylül 1921). Sevr, yırtılmaya baÅŸlamıştı. Mustafa Kemal PaÅŸa’nın “baÅŸkumandanlık” yetkileriyle donatılmış olarak, son hesaplaÅŸmaya hazırladığı millî kuvvetler, nihayet, “Büyük Taarruz”u baÅŸlattılar (27 AÄŸustos 1922). 30 AÄŸustos’ta Yunan kuvvetleri, ağır bir maÄŸlûbiyete uÄŸratılarak dağıtıldı ve Yunan baÅŸkumandanı esir alındı. Türk kuvvetleri, büyük bir zafer kazanarak, Batı Anadolu’yu, Yunan iÅŸgal kuvvetlerinden temizleyip, İzmir’e girdiler (9 Eylül 1922). Büyük zafer, İstanbul’da helecanla takip edildi ve pek çokları için beklenmedik bir geliÅŸme olarak ÅŸaÅŸkınlıkla karşılandı. Yunan kuvvetlerinin imhası, Yunanistan’ın arkasındaki esas güç olan İngiltere’yi harekete geçirmiÅŸ ve ateÅŸkes için baÅŸvurular artmaya baÅŸlamıştı. Mudanya Mütarekesi, fazla bir zorlukla karşılaşılmadan, Anadolu ve Trakya’nın boÅŸaltılması neticesini temin etti (11 Ekim 1922). Düşman askerleri, geldikleri gibi çekilip gitmeye baÅŸladılar.
Son Osmanlı sadrazamı Tevfik PaÅŸa’nın, Ankara hükümetiyle barışma teÅŸebbüsleri, kabul görmedi. Müttefiklerin, Lozan’da yapılacak barış görüşmelerine İstanbul hükümetini de davet etmiÅŸ olmaları ve bunu kabul eden Tevfik PaÅŸa’nın bu istikametteki faaliyetleri, Ankara’da infialle karşılandı ve bazı acil ve tarihî kararların alınmasını kaçınılmaz kıldı. Bu konudaki tartışmalar, saltanat müessesesinin varlığı üzerinde yoÄŸunluk kazanarak, nihayet 1 Kasım 1922′de saltanat ilga edildi. Tevfik PaÅŸa, istifa etti (4 Kasım 1922). Sultan Vahideddin, yeni bir sadrazam tayin etmemekle, Ankara hükümetinin kararına boyun eÄŸmiÅŸ oldu ve İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldı. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendisini derhal hal ve ıskat edip, Abdülmecid Efendi’yi halife seçti (16 Kasım 1922). Lozan Barış AntlaÅŸması (25 Temmuz 1923) ile İstiklâl Savaşı baÅŸarı ve zaferle sona erdirilmiÅŸtir. Cumhuriyet’in ilanı (29 Ekim 1923) ve Gazi Mustafa Kemal PaÅŸa’nın reisicumhur seçilmesiyle yeni devlet, merkezi Ankara olan (13 Kasım 1923) bir Cumhuriyet haline geldiÄŸi gibi, giriÅŸilecek köklü reformlar cümlesinden olarak, hilâfet müessesesinin ilgası lüzumlu görüldüğünden, bu tarihî müesseseye son verilerek (3 Mayıs 1924), son halife Abdülmecid Efendi ve bütün Osmanlı hânedanı mensupları da yurdu terke mecbur edildiler.
Kaynak: Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Cilt 1, s. 124-135
Ekmeleddin İhsanoğlu (Ed.), IRCICA, İstanbul 1994
Bu konuyu okuyanlar bunlarıda okudu
Umarım konuyu beğenmişsindir istersen bu sayfaya abone olarak yapılan yorumlardan ve yeniliklerden RSS Feed, ile haberdar olabilirsin. Anasayfa dön.


Henüz yorum yapılmadı ilk yorumu sen yap. bu yazı için
Yorumlardan haberdar olun Yorumlar Rss ve Geriizleme URL